İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

M.İrem Afşin İle Röportaj

Anne olmak, kendini geri plana alıp, bir başka can için yaşamak demek.

Ne kadar güzel bir cümle değil mi?Bu cümlenin sahibi ,benim twitter üzerinden tanıdığım ,Mart ayında #sosyalanneler etkinliğinde yüz yüze tanışmış olduğum ,Nisan ayında ne yapalım diye düşünürken birden “Nisan ayı bizim ayımız,isterseniz sizinle güzel şeyler yapabiliriz “diyen ve bunu da #SosyalAnneler13NisandaOtizmiOgreniyor diyerek bu etkinliği çok güzel hep birlikte gerçekleştirdiğimiz,bize çok güzel bilgiler veren,bazı zamanlar sunumu izlerken gözlerimizin dolduğu,arada güldüğümüz ,özellikle de Nazım’ın izniyle bizimde ANNİŞ dediğimiz M.İrem Afşin bizlerle…

Her annenin yaşamış oldukları farklı ve M.İrem Afşin’de farklı şeyler yaşamıştı .Bizlerde sizler için hem Otizm üzerine hemde annelik üzerine sorularımızı ona ilettik ve o da sağ olsun en içten şekilde cevapladı.M.İrem Afşin hayata tutundu,çocuğundan bir tek kelime duyabilmek için direndi,elinden gelenin en güzelini yaptı,yapmaya da devam ediyor.Keşke her anne onun gibi çocuğuna sahip çıksa,onun sağlığı için elinden geleni yapsa.

Nisan ayı bizim ayımız Nisan ayı çok güzel olacak dedik ve oldu da.Baharın başlangıcı, yağmurların yağdığı bu güzel ay bu sene ayrı bir güzellikte.Hadi M.İrem Afşin ile olan söyleşimize buyrun.Bizimle olduğu için çok teşekkür ediyoruz.İyi ki bizimlesin ANNİŞ…

41 Kere Maşallah ANNİŞ,SİZİ ÇOK SEVİYORUZ…

Merhaba İrem, kendinden biraz bahsedebilir misin bize?

Taze bir “41 kere maşallah” durumum var bu hafta, doğum günümü yeni kutladık ya hep beraber 🙂 Kendim nasıl özetlesem? Nisan doğumlu bir bahar çocuğu olarak sıcak sever, mor aşığı, 18 yıldır iletişim danışmanı, hiperaktifliğini hayat biçimi haline getirmiş, Mart sonundan beri en büyük hayali gerçek olmuş biçimde HTHayat’ta (http://www.hthayat.com/yazar/m-irem-afsin) köşe yazarı, her daim yalnız anne, kadın, insan, hep biraz marjinal-muhalif, her zaman her türlü ayrımcılık karşıtı…ama her şeyden önce Nazım Özgün’ün Anniş’i. Bence en kısa özet bu.

9 ay 10 gün derler ya hep normal olan budur diye, sizde bu hamilelik evresi nasıl geçti? Sıkıntıların oldu mu?

Kaza olmasa da sürpriz bir hamileliğim oldu, 2001 ekonomik krizinde işsiz kaldığım dönemde gelmeye karar verdi Nazım Özgün, nam-ı diğer herkesin bildiği lakabıyla Böcük! İlk hamileliğim, ilk bebeğim! Maddi şartlarımız çok müsait olmasa da çok istedim ben onu. İlk 3 ay kadar acayip mide bulantıları ve aşırı hassas koku algım dışında, çok rahat ve her zamanki gibi hiperaktif durumda bir hamilelik geçirdim ben. Düzenli bir beslenme sonucunda az kilo aldım, son ay biraz el-ayak şişmelerimi ve Nazım Özgün çok aşağıda durduğu için yürüme, oturma zorluklarını anımsıyorum ama genel olarak çok hareketli ve rahattım, son haftaya kadar işimde çalıştım, hatta 6 aylık hamileyken karnım burnumda ev taşımışlığım bile var!

Ben hep normal doğum yapmak istemiştim, bunun için sevgili Ayşe Öner’in doğum kursuna da gitmiştim ama evdeki hesap çarşıya uymadı, hep kendi dediğini yapan Böcüğüm dönmedi, yan durduğu için de mecburen epidural sezeryan ile doğurdum. Galiba doğumdan bana kalan en büyük pişmanlığım bu, keşke normal doğurma şansım olsaydı… 3,5 kilo ve 51 cm doğduğu ve hep pek tombiş bir bebe olduğu için uzun süre kimse onu benim doğurduğumu kabul etmedi, parklarda “bakıcısı mısınız, annesi nerede?” derlerdi de ben de kızardım 🙂

Nazım Özgün nasıl bir bebeklik dönemi geçirdi? Diğer bebeklerden farklı olduğunu ne zaman anladın?

İlk 3 ay bol ağlamalı ve az uykulu kolik dönemini saymazsam… oldukça sakin bir bebekti. Hatta şimdi bildiklerimle, gereğinden fazla sakin ve uslu bir bebekti. Uyuyan, güzel emen, huysuzluğu az, dolayısıyla tepkileri de az. 8 aydan itibaren otizm belirtileri fark ediliyor artık, Nazım Özgün’de de vardı ama ben çok bilgisizdim bu konuda. Garip bir durum, ben çok okuyan bir “hamile” ve “yeni anne” idim, kitaplar, 3 dilde web siteler… Tabii o zaman öyle anne blogları, anne-çocuk siteleri yok ama yine de çok bilgi var, ne bulduysam alıyorum, ev hala doğal gelişim gösteren çocuk kitapları dolu. Ama her ne hikmetse, ben o kitapların “otizm, down sendromu, celebral palsi..” gibi gelişim sorunları bölümlerini hiç okumamışım, öyle açılmamış duruyor!  Yıllar sonra bakıp da bu durumu fark edince, kendi saflığıma çok gülmüştüm, hiçbir anne çocuğuna böyle bir durumu yakıştırmaz hesabı…

18 aya geldiğimizde arka arkaya hastalıklar geçirdi, sanki o dönemde giderek sustu. Zaten çok kelimesi de yoktu, toplamda 15 kelime belki söylüyordu. Kendince bir dili vardı. Sürekli bir şeyler anlatıyordu ama anlamak mümkün değil. Doğru dürüst bir kelime yok, ANNE hiç yok. Ne baş baş yapmak, el sallamak, tel sarar yapmak… bu tür şeyleri hiç yapmıyordu Nazım Özgün. Ne yaptıysak asla öğrenmedi bu tip detayları. Sonradan öğrendim, aslında çok net bir otizm tablosuna baktığımızı….

Nazım’ın Otizmli olduğunu öğrendiğin an neler hissettin?

O an, tek bir an değil aslında. 1,5 yaşından itibaren hep bir şeylerin ters gittiğini biliyordum ama her otizmli çocuk annesi gibi ben de “konduramadım”. Düşün ki, o güne kadar otizmle ilgili tek bildiğim şey, Rain Man. Ama 2,5 yaşına geldiğinde bakar-görmez, duyar-aldırmaz, oyuncak oynamaz, konuşmaz bağırır ağlar, kendi rutini bozulmadığı sürece hayata ve etrafındakilere tepki vermez küçük bir uçan kayıp ruh gibiydi artık. 3 ay kadar süren bir teşhis aşamasından sonra ilk terapilere başladık ama o zaman söylenen teşhis, “iletişim geriliği” idi. Ancak giderek kötüleyince, evdeki ablamız Müge’nin de uyarmasıyla araştırmaya giriştik, şimdi arkadaşım olan Pınar Kahraman Küçükaras’ın oğluyla ilgili yazdığı kitabı okuduktan sonra, otizmle karşılaştığımızdan daha emindim, farklı uzmanlarla görüştükten sonra en son Prof Dr. Barış Korkmaz Hocam’dan resmi teşhisi “atipik otizm” olarak aldık.

Cerrahpaşa’da rapor elimde, kapıda yere oturduğum andır herhalde, “işte otizm” diye düşündüğüm an. Oğlumla ilgili tüm hayallerimden vazgeçip, yeni bir yaşama adım attığımız an.

Ne hissettin diye sordun ya, üç evre var otizm teşhisinden sonra, herkes yaşıyor bunu. Birinci evrede, şiddetle reddediyorsun, kaçıyorsun bir nevi. İkinci evre, yas dönemi. Günler geceler boyu ağladım ama çözüm ağlamak değildi. “Neden biz?” diye düşünüyorsun önce, sonra fark ediyorsun gerçeğin senin elinde olmadığını, kendini suçlamayı da bırakıyorsun bir süre sonra. Üçüncü evre ise, kabullenme ve yeni yol haritası çizme dönemi. Ben çok şanslıydım,ilk iki evreyi hızlı geçtim sayılır,umuduma sarıldım, internet üzerinden ulaştığım diğer otizmli çocuk anneleri de bana çok yardımcı oldular, yolumu aydınlattılar her zaman.

Otizmle ilgili neler yaptın, yapmaya devam ediyorsun?

Teşhisten sonraki iki yılımız çok ağırdı ama Nazım Özgün ilerlemeye başladıktan sonra, otizm farkındalığı ve sorunların çözümü için çalışmaya başladım. Bizler, gün 24 saat hafta 7 gün hayatımız boyunca otizmle yaşıyoruz, bu nedenle ilk ağızdan otizmi anlatabiliriz, Nazım Özgün ve ben çok şanslıydık..Neden arkamızdan gelen kardeşlerimiz için yolu biraz aydınlatmayalım diye düşündüğüm için, 6 yıldır bir “otizm akvitisti” olarak otizm derneklerinde çalışmaktan, otizmle ilgili projelerde görev almaktan gurur duyuyorum. 4 otizm derneğinde kurucu üyeyim,3 yıl da Otizm Platformu’nun genel sekreterliğini yürüttüm. Şimdilerde yeni bir oluşum içindeyim, yakında duyuracağım.

Bence otizmle mücadele bir bayrak yarışı. Zamanında bana yardımcı olan aileler vardı, şimdi sıra bende. Bu benim hayat misyonum, böyle bakıyorum artık, kendimi bir otizm neferi olarak daha iyi hissediyorum, özellikle yeni teşhis alan aileler ile çalışmak, şimdilerde otizm dünyasının dışından anne-babaları otizm konusunda bilinçlendirmek, beni hem mutlu ediyor hem de işe yaradığımı hissediyorum.

Otizmli çocuk annesi olmanın zorlukları neler? Nazım’la yaşamış olduğunuz ve unutamadığınız bir olay var mı, bizimle paylaşabilir misin?

Teşhis konduğunda “ bir gün konuşur mu?” denilen bir otizmlinin, okulun açıldığı ilk gün, gülümseyerek diğer çocuklarla birlikte bir sınıfta ders dinleyebilmesinin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum ben… O’nu o kalabalığın içinde görmek bile ağlatıyor hala beni… Bayram günlerinde, törenlerde folklor oynarken veya şiir okurken görünce sahnede, “Bu gerçekten benim oğlum mu?” diye şaşırıyorum… Bazen öyle zaferler vardır ki, hayatınıza etki eder… Oğlumla gurur duyuyorum, o çok zor bir yoldan geliyor, ama benim için her anına değer…

Otizm, hayatınıza bir kere girdikten sonra, asla eski siz olamıyorsunuz… Hayata bakış açınız, mutluluklarınız, hüzünleriniz değişiyor, bebeğiniz için kurduğunuz her hayali unutup yeni hayaller yaratmanız ve umudunuzu asla kaybetmemeniz gerekiyor…

Çok anımız var, bir çoğu eğlenceli ama bir kısmı da pek acı. İlkokula başladığı ilk günkü halimiz ile bana tanıdan 3 yıl sonra koşa koşa gelip aniden “annnişşş” diyerek sarıldığı anları hiç unutamam herhalde. Çok uzun süre dokunamadığım bebeğim o benim…Çok bekledim o kelimeyi duymak için, çok dua ettim , çok emek var o kelimenin ardında. İki kez evden çıkıp alıp başını gittiğinde ölüyorum sanmıştım, bir kerede pazarda elimden kaçıp kayboldu…Zor anlar bunlar. Ama geçiyor, unutuyor acıları zamanla insan. Şu  anda yaşadığımız hayat akışına ne kadar şükretsem, az kalır.

Oğluma her zaman, beni hayatımda durduğum noktaya getirdiği ve farklı bir bakış açısıyla eğittiği için de minnettar kalacağım, otizmle yaşamak gerçekten farklı bir hayat biçimi…

Seyahat ediyor ve değişik yerleri geziyorsunuz ama en çok gittiğiniz ve sizin için de çok özel olan bir yer var Kayaköy, neden bu kadar önemli?

Seyahat etmek, farklı yerler ve mekanları görmek, Nazım Özgün’deki rutin takıntısını yenmemiz için önemli, bu yüzden 4 yaşından beri her yaz ve kışları uygun zaman bulduğumuzda şehirden kaçarız. Bazen sevdiğimiz yerlere tekrar gideriz, bazen de oradan oraya gezeriz. Ege ve Akdeniz kıyıları, küçük köyler, kasabalar bizim için her zaman sakinliği ile huzur bulduğumuz köşeler. Kayaköy’e gelince; ilk defa 3 yıl önce gittik ve gitmeden webten fotograflarına baktık beraber. “Çok eskiden insanlar yaşarmış bu taş evlerde, çok mutlu olmuşlar ama sonra savaş olmuş ve evlerini bırakıp gitmek zorunda kalmışlar, evleri de hep orada kalmış, sahiplerini beklemiş..”gibi bir masal olarak anlatmıştım Nazım Özgün’e. Benim için, sevgili sevdiğim için ve Nazım Özgün için bu kadar özel bir yer olmasının nedeni, belki de o masal. Biz de çok istiyoruz bir gün bir taş evde yaşamayı.

3 yıl önce Kayaköy’den içeri meydana ilk girdiğimizde dönüp hepimiz birbirimize baktık, sanki her şey çok tanıdık, çok yaşanmış gibiydi. Böcük “şimdi bütün evler bizim” diyerek gülümsedi, bunu hiç unutmadım! Sakinliği, olağandışı tarihi, dokusu, yamaçtan inince aniden beliren Gemiler Koyu ve sanki zamanın içinde bir yerde asılı kalmış hissi vermesi beni en çok çeken yanları. O yüzden hep geri dönüyoruz Kayaköy’e, yöresel yemekleri yiyoruz, at gezintisi yapıyoruz, şarapları keşfedip doğanın tadını çıkarıyoruz. Gerçekten her gittiğimde kendimi evimde hissettiğim bir yer Kayaköy, bu yaz daha uzun süre konaklamayı düşünüyorum.

“Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek…” Nisan ayını bitirmek üzereyiz, duyguların nasıl, neler hissediyorsun?

Evet ya, bu Nisan başka bir Nisan demiştim, gerçekten de öyle oldu 🙂

Nisan, benim için hayatım boyunca önemli bir ay oldu ama 2008’de Dünya Otizm Farkındalık Ayı ilan edildiğinden beri, hayatımızın akış olgusu otizm açısından da farklı bir zaman dilimi oldu benim için. Böcük her zaman “Nisan bizim ayımız” der, bu sahiplenmesini seviyorum. Daha önce de konuştuk seninle, 8 yıldır otizm dünyasında yaşıyoruz, 6 yıldır da farklı otizm STKlarında aktif görev alıyorum, her yıl Nisan’da kendi mesleğim nedeniyle farklı iletişim kampanyalarının da danışmanlığını ve koordinatörlüğünü yürüttüm. Son 2 yıldır aktif olarak otizmle ilgili resmi olarak çalışmıyordum ve kafamda hep farklı bir kampanya yapmak vardı. Mart ortasında Felsebiyat Dergisi’nden (www.felsebiyatdergisi.com ) genç arkadaşım Arda Özgüven “Otizm için farklı bir iş yapsak mı?” önerisi ile gelince, hayalimi gerçekleştirme şansı buldum.

Son yıllarda giderek artan otizm farkındalık kampanyaları, otizmin daha fazla bilinmesi sağladı, ancak farkındalık,  otizmli bireyler için sosyal hayat ve haklar açısından pek fazla değişiklik sağlamadı… Evet, otizmin farkındayız, son yıllarda giderek çoğaldığını biliyoruz ama ne yapıyoruz otizmin sorunlarını çözmek için?
Otizmli bireylerin sorunları sayıları arttıkça, gün geçtikçe büyüyor. Artık, farkında olmanın bir adım ötesine geçip, sorunlarına ve çözümlerine odaklanmamız gerekiyor. Otizmli bireylerin hayata katılabilmeleri için, toplumun geri kalanının ayrımcılıktan uzak durarak yaşamı paylaşmayı öğrenmesi gerekiyor.

FELSEBİYAT Dergisi’nin 2013 Nisan Otizm Kampanyası’nı, bu bakış açısıyla, “otizmin farkındaysanız, o zaman bizimle yaşamı paylaşın” üzerine konumlandırdık. “Yaşamı paylaşmak, sorunları da paylaşmaktır” mottosundan hareketle, daha net, daha vurucu, daha gündelik hayatın içinden mesajlar seçtik. Örneğin, “sen okula giderken otizmli birey evinde oturuyor, otizmi bireyin anne babası ölünce ona kim bakacak” gibi. Ayrımcılık yapmadan, birlikte yaşamayı vurgulamak istedik. Konsept ve metinler bana, viral filmimiz dahil tüm görsel tasarım ise Felsebiyat’ın genel yayın yönetmeni Arda Özgüven’e ait. Twitter üzerinde #otizmifarketyasamipaylas etiketi ile mesajları yaydık, Facebook, Instagram, Google+  gibi mecralarda da görsel ve filmimizi paylaştık.

Aslında daha dar kapsamlı bir iletişim projesi vardı başlangıçta kafamızda ama sizin de katıldığınız “Otizm Ortak Yayın” projesi eklenince, olay birden büyüdü.2 Nisan günü kampanya sosyal mecradan geleneksel mecraya, TV ve gazetelere taştı.

Bu kampanya herhangi bir dernek veya kurum adına değil, otizmle yaşayan herkes adına yapıldı, çok gönüllü çalıştı herkes,bence farkı burada. Özellikle ortak yazımızı yayınlayan – şu anda sayı 115-  blogger anne babalar, internet annelerinin önemli bir bölümü, gazeteci ve yazar dostlarımın hakkını ödeyemem! Türkiye’nin her yerinden her yaştan insanlar, hatta ilgili Bakanlıklardan bile destek gördü kampanyamız. Kampanya ile ilgili rakamlar ve sonuçlar da, hala devam eden etkili tepkiler de başarımızı gösteriyor aslında, benim bir şey söylememe pek gerek yok! Örneğin Twitter’da TT listesine girmeyi hayal etmemiştik ama oldu!

Bence bu proje, düzenli, net bir mesajla hep birlikte hareket edersek nelere ulaşabileceğimizi de gösterdi. Üstelik kampanyaya gönüllü olup, ilk elden destek veren neredeyse herkes otizm dünyasının dışından, bu noktaya da ayrıca seviniyorum. Kampanyanın herkes tarafından bu kadar sahiplenilmesinden, Nisan boyunca yaptığımız etkinliklere katılımın çok yüksek olmasından-her etkinlikte kontenjan doldu-, geleneksel basının ilgisinden çok memnunuz ama bence en önemlisi, otizm adına istediğimiz etkili farkındalığı yaratmış olmak, artık herkes otizmin daha ciddiye alınacak bir sorun olduğunu biliyor. Buradan bir kez daha, tek bir kelime bile yazıp, paylaşıp kampanyaya destek olan herkese teşekkür edeyim. Evet, bu Nisan’ı gerçekten hayatım boyunca hiç unutmayacağım, güzel başlangıçlara vesile olan bir ay oluyor benim için…

En son olarak ta 1anne olarak annelere ve anne adaylarına neler söylemek istersin?

Anne olmak, kendini geri plana alıp, bir başka can için yaşamak demek. İnsan bunu zaman içinde öğreniyor, adapte olmak kolay değil. Annenin sağlam, mutlu ve huzurlu olması gerekiyor ki çocuğuna faydası dokunsun. Bu açıdan bakınca benim için annelik, her şeyden önce büyüyen bir bireye hayatı tanıtarak eşlik etme hazzı demek. Aynı anda anne, eğitimci, aşçı, bakıcı, temizlikçi hatta servis şoförü olmanız gerekiyor, bu birden fazla şapka için de bence her annenin okuyan araştıran ve günceli takip ederken kendi duygularını ve önsezilerini de iyi tahlil eden biri olması gerekiyor. Benim için hayatımda yaptığım en gerçek ve güzel şey, anne olmak. Her gün kendi kendimi “iyi ki doğurmuşum, iyi ki Böcük benim oğlum” diye şükrederken buluyorum ki, daha büyük keyif de bilmiyorum…

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın