İrem Annenin Doğum Hikayesi

Hayata tutunmak ve herşeye rağmende ayaklarının üzerinde durabilmek bazen çok zor olabiliyor.Hamileliğimizde herşey normal giderken biran da olan birşey yüzünden çocuğumuz erkenden hayata gelebiliyor.Bugün 1anne bizlerle oldu ve doğum hikayesini paylaştı.Prematüre bebek sahibi olan İrem hanım doğum hikayesini çok güzel ve içten anlattı.Çocuğunu kucağına alana kadar neler yaşamış,neler hissetmiş bizler için birkez daha dile getirdi.

İrem hanıma doğum hikayesini bizlerle paylaştığı için bir kez daha teşekkür ediyoruz ve Prematüre bebek sahibi olan annelere bir yol gösterici olacağını düşünüyoruz.Blogunu takip edebilirsiniz.Prematüre bebek sahibi olmak bakımı ve masraflarından dolayı belki çok zor olabilir ama allah sabır veriyor.Kucağınıza alacağınız o günü düşündüğünüz zaman herşey düzene giriyor.Siz sakın yılmayın,sabırlı olun,bebeğinizi kucağınıza alacağınız o günü sabırla bekleyin.Allah sizlerin ve bütün annelerin yardımcısı olsun.

Hadi bu hafta ki doğum hikayemizi sizlerle paylaşalım…

Bir kadının ” anne ” olacağını öğrenmesi, kimilerimiz için  umut dolu bir serüvenin başlangıcı, kimilerimiz  içinse hayatının en karanlık, en zorlu günlerine  yolculuğun bir habercisi olabilir.  Yine de her şeye rağmen her şeyden değerli.

17 Temmuz 2011 bizim için çok önemli bir gündü çünkü minik yeğenimiz Defne’nin doğum haberini almıştık. Ailemizin bir kısmı da doğum için Amerika’da bulunuyorlardı. Biz de burada Defne’mizin dünyaya gelişinin heyecanını yaşarken, bir anda “acaba ben de mi…?” sorusu zihnimde canlandı. Ufacık bir şüpheydi aslında, planlanmamış, hatta çok beklenmedik bir şeydi.  İşte o gün bize belli belirsiz, ince pembe bir çizgiyle “ben geliyorum” haberini yollamıştı paşamız.

Sonrasında tarifi imkansız bir heyecanlı bir bekleyiş.. Her şey yolunda, her hamilelik gibi, herkes gibi… taa ki 24 Aralık gecesine kadar.

25 Aralık 2011 Pazar günü benim hayatımın miladı oldu. Gebeliğimin 28. haftasında (27 +5) her şey yolunda gitmesine rağmen normal doğum sancısıyla doktorumun muayenehanesine gittiğimde artık doğum neredeyse başlamak üzereydi. Eşim ve ben hayatımızın en büyük şokunu orada, o odada yaşadık. Doktorumuz bize bu haftada doğacak bir bebeğin yaşama şansının %40 olduğunu ve yaşarsa dahi en az 2 ay küvözde kalacağını ve sonrasında birçok sağlık problemini yaşayabileceğimizi söyledi. Çok sert bir tokat gibiydi söyledikleri. Acilen hastaneye  kaldırıldım ve tüm çabalara rağmen doğum sadece 7 saat geciktirilebildi. 17:00 sularına ise artık Sarp’ım kucağıma bile alamadan küvözün yolunu tutmuştu. Kafamı kaldırıp bakamadım bile..Onu bir daha görememekten o kadar çok korkuyordum ki..

Asıl bundan sonra başladı yolculuğumuz. Çoğu insan için “normal” olan şeyler  bizim için o kadar mucizeviydi ki. Prematüre bebek annesi olmak, kimi zaman kaya gibi sert durmayı, kimi zaman pamuk kadar yumuşak olmayı gerektiriyordu.  Anlatılması çok güç, tarifi imkansız birçok duyguyu bir arada yaşıyordum. Çok ağır bir yük vardı sanki omuzlarımda, kucağıma bebeğimi bir kez bile alamadan, ona bir kerecik dokunamadan tutmuştuk evimizin yolunu.. Yarın ne bekler bilinmez, sürekli bir umut içimde. Umutsuz yaşayamazdım çünkü nefes almak bile zor geliyordu. Gözyaşlarım düğümlenmiş boğazımda, kimseye fark ettirmemek, kimseyi daha da fazla üzmemek için …

Bundan sonra bebeğim için yapabileceğim tek şey moralimi yüksek tutmak ve ona süt verebilmekti. İlk 3 hafta sadece karından takılan bir kataterle beslenebildi, sütü tolere edemiyordu. Her akşam 17:00’de doktorumuzla konuşmayı bekliyorduk, geçmiyordu sanki zaman.  Kötü bir şey söyleyecek diye o kadar korkuyordum ki doktorla konuşamıyordum bile. Çok şükür ki eşim her şeyi göğüsleyebiliyor, hem bana hem oğlumuza destek oluyor, kaya gibi duruyordu.

Hastanenin yolunu tutuyorduk akşamları, sadece 5 dakika, soğuk bir koridorda, onlarca kişinin içinden bebeğimizi görebilmek için o camın arkasından. Etraftakilerin anlamsız konuşmalarına, sorularına, yorumlarına maruz kalmamıza rağmen. Sanki kendi çektiğimiz, kendi şüphelerimiz, kendi soru işaretlerimizle boğuşmak yetmezmiş gibi etraftaki seslerle de boğuşuyorduk. Perde aralanınca büyük bir heyecan ve telaş içinde bebeğimizi görmeye çalışıyorduk, acaba uyuyor mu, bugün kaç cc süt alabildi, kaç gr aldı, kalbi neden o kadar hızlı atıyor…?

Üç saatte bir süt sağıyordum, aklımdan neleeer geçiyordu o zamanlarda. Keşke bebeğim kucağımda olsa, keşke onun saçlarını okşasam, gözlerinin içine bakıp “seni seviyorum” diyebilsem, o minik ellerine dokunabilsem, nefesini yüzümde hissedebilsem, göğsüme yatırıp uyutabilsem… Birçok anne için sıradan olan şeyler benim için o kadar büyük bir anlam taşıyordu ki..

Ve sonunda o gün geldi, “bebeğinizi yakından görebilirsiniz” dedi doktorumuz. Ne yapacağımı bilemedim, doğumunun üzerinden neredeyse 40-45 gün geçmiş.. Tam bir acemi anne olarak, kalbi güm güm atarak yeni doğan yoğun bakım ünitesinin yolunu tuttum. Orada beklediğim on dakika sanki hiç bitmeyecek gibi… Nihayetinde kapı açıldı, hemşire hanım “içeri girebilirsiniz” dedi. O an, o ilk karşılaşma, anlatılacak gibi değil. Şimdi düşündüğümde gözyaşlarımı tutamıyorum, içim çekiliyor… Ne yazık ki kucağına alamadım bebeğimi. Onun sağlığı için uzak durmamız şimdilik daha iyi. Minik bedeni enfeksiyonlara o kadar açık ki…Hemşire ablalarının kucağından gösterdiler  minik mucizemizi.

Bundan sonra beklemek artık çok daha zordu. Sürekli bebeğimin yanına gitmek, ona dokunmak istiyordum. Acaba  ne zaman kucağıma alabileceğim sorusu içimi kemiriyordu. Beklemek artık çok daha dayanılmaz. Aile bireyleri de görmek için sabırsızlanmaya başladılar, bir gün anneanne, bir gün babaanne, bir gün dede, bir gün hala.. Çok kısa bir zaman sonra kucağıma alacaktım Sarp’ımı.

11 Şubat 2011. Hiç unutulmayacak bir tarih. O gün Sarp’ımı ilk kez kucağıma aldım, doğumundan tam 48 gün sonra. Ona zarar vermemek için ne yapacağımı, nasıl tutacağımı bilemedim. Sanki geldiğimi, ona dokunduğumu anlamıştı, sanki bana bakıyordu, beni tanımıştı… Öylesine bir duyguydu ki … Sanki hiçbir şey yaşanmamış, o 48 günü birbirimizden ayrı geçirmemişiz gibi… Beş dakika bile durmasına izin vermeden bir ses “artık uyuması lazım” dedi. O kadar tuhaf bir histi ki onu orada bırakmak zorunda olmak. İçimden “o benim, artık yeter, evimize gidelim!” diye bağırmak geliyordu. Fakat her şey Sarp’ın sağlığı için diye avutuyorduk kendimizi.

Kokusu burnumdan hiç gitmedi. Günlerimin çoğunu hemen geçsin diye uyuyarak geçirdim. Yaşamak değildi aslında benimkisi, sadece zaman öldürmekti. Çok şükür doğum günümde hayatımda aldığım en güzel haberi aldım “Yarın bebeğinizi emzirmeye gelebilirsiniz” İşte bu haber 65 günlük bekleyişin son bulacağının bir göstergesiydi. Üç gün süren denemelerin ardından 3 Mart 2012’de paşamız yuvasına geldi. Allah’a çok şükür bu günleri gördük.

Tek temennim, benim gibi bu acıları yaşayan prematüre annelerine ufacık da olsa bir umut olmak. Bu sebeple bir blog sayfası açtım (www.prematurebebekannesi.com).  Allah tüm annelere sağlıkla sıhhatle çocuklarını büyütmeyi nasip etsin.

Sarp bebek

Pin It

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir